ÖNSÖZ
Türk Kahvesi Kültürü ve Araştırmaları Derneği
Kahvenin bir dünya içeceği haline gelmesinde, sudan sonra en fazla tüketilen içecek olmasında Osmanlı İmparatorluğu’nun payı şüphesiz çok büyük.
Türkiye Cumhuriyeti’nin coğrafya ve iklim şartlarında yetişmesi mümkün olmayan bir bitkinin meyvesinden yapılan Türk kahvesinin bütün dünyada da Turkish coffee “Türk kahvesi” olarak bilinmesinin sebebi, kahveyi hazırlamak üzere bu topraklarda geliştirmiş olduğumuz bir yöntem ve onun etrafında oluşturduğumuz kültürel öğeler.
18. yüzyıla kadar “mırra” yani ibrikte uzun süre pişirme yöntemi dışında, dünyada geçerli olan tek kahve hazırlama biçimi 16. yüzyılda İstanbul’da geliştirilen Türk kahvesi yöntemiydi. Bunu 18. yüzyılda filtre kahve izledi, espresso olarak adlandırılan İtalyan usulü kahve 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıktı. Hazır kahve ancak Birinci Dünya Savaşı yıllarında gündeme geldi.
Günümüzde Türkiye büyük bir kahve tüketicisi değildir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde birlikte yaşadığımız Bosna-Hersek, Yunanistan ve Lübnan’da kişi başı kahve tüketimi bizim ortalamamızın birkaç kat üstünde. Buna karşın, İkinci Dünya Savaşı yıllarında tarımı gelişen ve tüketimi yaygınlaşan çay, 16. yüzyıldan beri gündelik kültürümüzün önemli unsuru olan kahvenin yerini almış durumda.
Ancak kahve ilk göz ağrımızdır. Bizim “kahverengi” olarak adlandırdığımız renk, bildiğimiz hiçbir dilde bu şekilde anılmamaktadır. Hatta koyu kahve, açık kahve, sütlü kahve gibi çeşitli tonlamalar da yaygın olarak kullanılır dilimizde. Yine bildiğimiz hiçbir dilde günün ilk yemeği kahvaltı -kahve altı- olarak adlandırılmamaktadır. Damada tuzlu kahve içirerek sabrını sınama geleneği kaybolmaya yüz tutmuşsa da, kız istemeye gelen ailelere gelin adayları hala özene bezene kahve hazırlamaktadır. Bir fincan kahvenin hala kırk yıl hatırı vardır ve misafir ağırlarken hala “çay mı, kahve mi?” tercihlerini soruyoruz.
Kahve kültürümüz dört yüz yıllık bir yaşam ve keyif geleneğimiz. Ancak markalı ürünlerin kıyasıya rekabet içinde bulundukları günümüzde, önemli yabancı kahvelerin Türk piyasasına girmesiyle, eskiden sadece “kahve” diye ısmarladığımız bize özgü bu içeceği, farklı çeşitlerin arasında, özel olarak “Türk kahvesi” diye istemek zorunda kaldık. Bazı şık mekanlar sözüm ona “çağdaşlık” uğruna menülerinden Türk kahvesini uzaklaştırdılar. Böylesi örnekler, kahve pazarındaki büyük rekabet ortamında bu önemli geleneksel kültür varlığımızın giderek gerilediğini göstermektedir.
Türk kahvesine yeniden hak ettiği önemi kazandırmak için kahvemize sahip çıkmak gerekiyordu. 2008 yılında bir grup gönüllü bu gerekçeyle bir araya gelip Türk Kahvesi Kültürü ve Araştırmaları Derneği’ni kurdular.
Derneğin amaçları arasında, Türk kahvesi ve kültürü konusunda araştırma ve yayınlar yapmak veya bu alanda ciddi çalışma ve çabalara destek vermek, doğru yöntemlerle yapılan kahvenin yaygınlaşması için yol gösterici olmak, günümüz koşullarında standartlar oluşturmak, ülkemiz, hatta Osmanlı coğrafyasında bu yöntemin içerdiği küçük farkların envanterini çıkartmak ve dünyada temsiline katkıda bulunmak gibi konular yer alıyordu.
Kısa sürede umut verici gelişmeler sağlandı. Dünyanın dört yanından, Türk, hatta Türkiye ile ilgisi olmayan insanlar dernek ekseninde güç birliğine katıldılar. Türk kahve ve kahve gereçleri sanayi, derneğe sahip çıktı, Türk kahvesi Unesco kültür varlıkları envanterine aday gösterildi.
Ancak daha kat edilmesi gereken uzun bir yol var. Gündelik hayatımız ve popüler kültürümüzün bu önemli unsurunun korunması ve geliştirilmesi yolunda her Türk’ün üzerine düşeni yapması gerektiğine inanıyoruz. Bu bağlamda bu önemli eserin ortaya çıkmasındaki büyük katkılarından dolayı da Sayın Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali’ye, teşekkürlerimizi sunmayı borç biliyoruz.
Türk Kahvesi Kültürü ve Araştırmaları Derneği